guldalicoskun @ hotmail.com

Antalya… Mart 15, güneşli bir gün ve bir AKP Mitingi. İzmir’den sonra CHP’nin kalesi olarak bilinen bir yer Antalya. Tıpkı İzmir gibi kıyasıya bir seçim yarışı ve aslında sevilen de bir adayı var AKP’nin. Menderes Türel, bir milletvekili ve aynı zamanda Yerel Yönetimlerden Sorumlu Başbakan Yardımcısı. Dahası bundan önceki dönemde Büyükşehir Belediye Başkanı olan Türel, partisinin geleneğine uygun olarak ciddi proje ve yatırımlarla halkın karşısına çıkıyor.

Şehir, İstanbul’un 1970’lerdeki haline benzer şekilde yoğun bir göç alıyor.  Özellikle Van depreminden sonra da ilk tercih edilen yerlerden biri olmuş. Merkezden çevreye doğru genleşmiş, yeni siteler ve yerleşim merkezleri oluşmuş. Bu da alt yapıdan, çevre, ulaşım ve eğitime kadar önemli yeni hizmet alanları oluşturmuş.

Birkaç gün öncesinden, Erdoğan’ın bu gün saat 15.30 da Antalya’da miting meydanında olacağı duyurulmuştu. Günlerdir TV’lerde canlı izlediğimiz meydanları yakından görmek, insanların duygu ve düşüncelerine tanık olmak için, sohbet imkânı olsun diye biraz da erken gitmeyi tercih ettim. Adana Mitingi nedeniyle en az bir saat geçikmeli başlayacak miting alanının dörtte üçünü saat 14.30’da doldurmuş insanlar, ellerinde bayraklarla ve müzik eşliğinde adeta bir bayram havası vardı.

Bebek arabalarıyla, dedeleriyle, nineleriyle, yaşlısı genci ailecek gelmişlerdi meydana. Bu kadar kalabalığa bebekleriyle gelen annelere de şaşırmadan edemedim. Çevre ilçe ve köylerden gelmiş, çoğu başörtülü ve mütedeyyin kesimin oluşturduğu kalabalıkta ilginç gelen ve beni şaşırtan portreler de vardı..

Ancak yanlarına yaklaşıp, konuşmaya çalıştığım insanlardaki tedirginlik de gözümden kaçmadı. Siz CHPlisiniz galiba, ancak onlar sorar; “neden AKP?” diye, çünkü; görmezler onlar, duymazlar hem her hizmetten yararlanırlar hem de yok sayarlar dedi, otuzlu yaşlarda genç bir hanım. Eğitimini başörtüsü yüzünden tamamlayamamış, evlenmiş ve kırgın devlete. Avukat olmak istiyormuş.

Tekerlekli yürüteçle dinlene dinlene gelen, ufak tefek, başında yandan taktığı şık bonesiyli bir teyze. Teyzeciğim merhaba, niçin buradasınız ve neden AKP, diye sordum…

Evladım seksen altı yaşımdayım ve asker eşiyim, Cumhuriyete sahip çıkmak için buradayım; Emine hanım burada mıdır, onunla görüştürebilir misiniz beni deyince, şaşırdım.

Niçin, görüşmek istersiniz dediğimde, Erdoğan’a dikkat edip, iyi bakmasını söyleyeceğim kızım dedi. Cumhuriyet demek halk demek, ülkesine sahip çıkmak, geliştirmek ve hizmet etmek demek ve CHP’li gelenekten gelen bir aile olarak, lafta Cumhuriyet diyenlerin değil, yaptıklarıyla Cumhuriyete değer verenlerin yanındayım.. Elimde olsa, Atatürk gibi anıtını dikeceğim Erdoğan’ın, öyle çok seviyorum onu deyip, engellilerin olduğu bölüme doğru ilerledi, üç adımda bir dinlenen teyze.

Vakit geçtikçe artan kalabalık ve coşku inanılır gibi değildi. Üç liderin de posterinin asılı olduğu bir tarafa doğru bakarak, kendi kendine parmak sallayıp konuşan bir hanım gördüm ve yaklaştım yanına…

Ne söylüyorsunuz merak ettim dedim.. Yedirmeycez size gaarii, hadiyin ordan, rahat bırakın Tayyip’i deyom bunlaa dedi… Neden AKP? Deyince, kimsin sen, hani elinde bayrak, CHP’densin sen biliyom, onlaaa benziyon, eyi bak bağa şimdi, diğne beni, dedi ve başladı: Ben köylüyüm Varsak köyünden geliyom, bu adamı çok seviyom neden biliyon mu, burada yaptığı hizmetleri bırak hacca gettim, orada bile bizler için klimalı, çadırdan kocaman şemsiyeler yaptırmış. Buradakileri saymayayım, şincik söyler sen dinleve gaari! Altmış iki yaşındayım beş yetişkin çocuğumla dolaşıyoz Tayyip’e oy verin diyoz komşulara, dedi. Cemaat ablaları diyor Başbakan, hiç size gelen oldu mu? Gelmez mi geldiler geldiler de cevabını da aldılar; “sen önce o başörtünü çıkar da gel, öyle oy iste CHP’ye” dedik diye anlattı hemen yanındaki genç hanım.

Az ilerde başında şapkası ve güneş gözlükleriyle Sezen Aksu’yu andıran bir hanım vardı. Aslen Diyarbakırlıymış bir yıl önce İzmir’den gelmişler. Tüm aile ve akrabalar ulusalcı ve her gün tartışıyorlarmış. Tuhaf olan tüm hizmetleri beğeniyormuş ulusalcı yakınları ama yine de alışkanlıklarından vazgeçemiyorlarmış. Eskiden Diyarbakırlıyım diyemezmiş, şimdi rahatça söylüyormuş ve onu en çok mutlu eden şey, barış süreci ve bir yıldır bu yüzden ölenlerin olmamasıymış.
O da ne! Dışarıda görsem yüzde bin Kemalist diyeceğim bir figür. Tam bir “Cumhuriyet kadını” Emekli öğretmen ve seksen yaşında. Sarıya boyamış erkek kesim saçlarını ve kıpkırmızı rujunu sürmüş gelmiş, miting boyunca bir elince bayrak bir elinde AKP flaması sallayıp durdu.

Erdoğan’ın geldiği an: Islıklarla, çığlıklar eşliğinde adeta yer gök inliyor ve spontane bir şekilde hep bir ağızdan “Türkiye, seninle gurur duyuyor!” diye bağırıyorlardı. Yüzlerindeki heyecan, gözleri dolanlar, Allah’ım sen onu koru diyenler, dua okuyanlar ve insanı şaşırtacak büyük bir sevgi doldurdu meydanı.
İtiraf edeyim ki, bu kadarını beklemiyor ve hatta kimilerinin meraktan geldiğini düşünüyordum. Anne babalarıyla gelmiş gençler beni daha da şaşırttı. Çünkü on yıl öncesinde çocuktular ve bir kıyas yapamazlardı.. Orada tek eğreti duran bendim doğrusu ve o insanların doğallığını, içtenliğini ve sevgilerini kıskandım. Aldığımız eğitim ve yaşadığımız çevre galiba bize en çok da “kibirli” olmayı öğretmişti.

Başbakan, alanı yüz bin kişinin doldurduğunu söylediği konuşmasına, ilçelere teşekkürle başladı. Dikkatimi çeken bir şey daha vardı, oradaki kalabalığa rağmen her birey sanki direkt kendisiyle konuşuyormuş gibi Başbakanın her söylediğine cevap veriyordu.

Amaan boşver sen onları; öyle öyle, doğru diyon, inşallah inşallah, he tabii ya iyi olur, olmaz mı… gibi sözcüklerle adeta bire bir iletişim kuruyor gibiydiler. İşte buydu ve orada karşılarında konuşan adam, kiminin oğlu, kiminin ağabeyi, kiminin amcası gibiydi. Onlardan, kendilerinden, eşit ve güvende hissettikleri, küçümsenmeyeceklerinden emin oldukları ve dertleşebilecekleri bir dostlarını dinler gibiydiler.

Konuştuğum kişilere satır aralarında,  yolsuzluk yaptı diyorlar, siz ne diyorsunuz dedim, büyük çoğunluğundan aldığım cevap, hikaye onlar, biz hiç birine inanmıyoruzdu. Yaşı büyük olanlar, Menderes’e de aynını yaptılar, o zaman koruyamadık Başbakanımızı ama şimdi canımız pahasına yanındayız diyorlardı. Seksen beşinde bir amca, ömrün sonundayım ama içim rahat torunlarımı bırakıp gideceğim dedi. Siz gençsiniz kızım, bizim yaptığımız hatayı yapmayın sahip çıkın başvekilinize dedi.

Bu konuda en çarpıcı yanıt, yine bir köylü teyzeden geldi. Evladım biz toprak insanıyız, toprağı tanır gibi adamın hasını da biliriz Tayyip, dürüst adam, iftira atanlar kendileri yolsuz; demesiydi.

Meydanların sahibi böyleydi; içlerinde hali vakti yerinde olanlardan çok daha fazla işçi, köylü ve küçük esnaf kesimi vardı. Aklıma; “inanamıyorum Banu devrim oluyor!” deyip aynı zamanda pahalı ayakkabılarından bahseden Ece Temelkuran geldi. Sonra, gezide “devrim” destekçisi Koçlar ve en son, “yığınak yapın, mağazalara” diyen Boyner ve içimden “devrim” yapıp, onların mallarını buradaki insanlarla bölüşmek geldi ne de olsa onlar da razı!

İçimden hesap yaparken züğürdün çenesini yorar misali, yorgunluktan bitip, acıktığımı ve en önemlisi güneşin altında susuzluktan yandığımı fark ettim. Para dağıtılıyormuş diyordu sanal dünyanın silahşörleri, bırakın kardeşim; bir küçük şişe suyu bile bize çok gördüler…

Fakat ben “devrim” hayali kurarken, meydanların çoktan bunu başardığını anladım. Orada iktidar olan halktı; “vatandaşa” kalan buz gibi suyla dolu bir bardaktı!

 

 

guldalicoskun@hotmail.com

twitter.com/gulcoskun34

(17.03.2014)