veysel-yenigul-1_1Veysel YENİGÜL/Felsefeci-Yazar

Biliyorum; bazılarımızın canını fena sıkacaktır bu başlık. Fakat, konuya geçici siyasi kavgalar ve çıkar çatışmalarının ötesinde yaklaşabilirsek bazı gerçekleri daha net görme imkanına kavuşabiliriz diye düşünüyorum.

Türkiye ve bölge ülkelerinin Kürt sorunu hafızasını dikkate alındığında, 20.yy başlarında toprakları ve nüfusu dört parçaya ayrılan Kürtlere yönelik en sert inkar ve asimilasyon uygulamalarının Türkiye tarafından uygulandığı bir gerçektir. İttihatçıların jakoben, ırkçı ve üniter Kemalist cumhuriyet modelini benimsemesiyle başlayan bu sürecin gelinen noktada tasfiye edilmeye başlandığı gerçeği ortadadır. Bunun en somut kanıtı ise cumhuriyet tarihinde ilk defa bir Başbakanın ağzından ‘Kürdistan’ kelimesinin çıkmış olmasıdır. Haliyle ‘’Kürt yoktur’’ paradigmasından Kürdistan gerçeğini kabule varan bir devletin paradigma değişiminden geçmediğini iddia etmek kadar gülünç ve akla ziyan bir şey olamaz.

Bu paradigma değişiminde kuşkusuz birden çok iç ve dış faktörün belirleyici olduğu muhakkak..

1. Türkiye’nin, 1950’den bu yana diğer Ortadoğu ülkelerinden farklı olarak kısmen demokratik bir sistemi işletmesi ve Batıya olan yakınlığı; kemalist sistemin zaman içinde dönüşmesini ve başarısız kalmasını sağlayan nedenlerden biridir.
2. 
Türkiye’de geleneksel dindar tabanın şu veya bu şekilde sergilediği pasif ama kararlı direnç de bu dönüşümü zamanla zaruri hale getirmiştir.
3. Kürtlerin, başından beri süren muhalaefeti ve kararlı itirazlarıyla bu dönüşümde en belirgin dinamik oldukları gerçeğinin altını çizmek gerekir.

1916’da sykes-picot gizli anlaşmasıyla batılı güçlerin çizdiği Ortadoğu sınırlarının geçersizleşmeye başladığını müşahede etmekteyiz. Bu süreçte Kürtlerin haklı itirazları ve mücadelesi, kendilerini dört parçada en dinamik ve belirleyici aktör konumuna çıkarmayı sağlamıştır. Ne var ki bundan sonrası için nasıl bir yol haritası ve yöntemle geleceğin inşasına kafa yoracakları konusu da en sıkıntılı sorudur.

Diyarbakır’daki tarihi buluşmaya yeterince kafa yorduğumuzu söyleyemeyiz. Çünkü, geleceği şekillendirmesi kuvvetle muhtemel bir ittifak’ın ilk kıvılcımları burada görünür kılınmaya çalışılmıştır.Diyarbakır buluşması, daha önceden başlayan kapsamlı çözüm sürecinin artık açığa çıkmaya, bir başka ifadeyle ete kemiğe bürünmeye başlanacağına dair sembolik değeri en güçlü ve anlamlı bir buluşma olarak tarihteki yerini alırken, toplumun siyasal belleğine de bir şekilde kazınmayı başarmıştır.

Diyarbakır buluşmasına denk getirilen dershaneler üzerinden cemaat-hükümet kavgası ise zamanlama yönüyle epey manidardır. Erdoğan’ın içinden çıktığı geleneğin Kürt meselesiyle ilgili görüşü beğenilsin ya da beğenilmesin; bir şekilde bilinmektedir. Peki, cemaat’in görüşü biliniyor mu? Aynı şekilde muhalefetteki siyasi partilerden(MHP’yi dikkate almıyorum) CHP’nin dayandığı geleneğin özü itibariyle Kürtlerle bu tarz bir projeye imza atabilme ihtimali bile akla yatkın geliyor mu?

Anladığımız kadarıyla işin özü, dershane kavgası üzerinden Cemaatin, ‘Erdoğansız bir Akparti’ tasarısına dayanıyor. Cemaat’in sivil toplum ve hizmet haraketi olarak görünen boyutu değil burada esas sorun. Cemaat’in artık gizlenemeyecek bir boyutu olan global ilişkileri ve sofistike yapısıyla belirli düzeneklerde sürdürmeye çalıştığı ‘iktidara etki etme’ muktedir olma hırsı, meşruiyetini gerek yapısal ve gerekse fonksiyonel açıdan tartışlır hale getirmiştir.

Haliyle, hedef alınmak istenen şey çözüm sürecidir. İleriki süreçte yapılacak iki kritik seçimde Erdoğan’ın önü kesilirse, Özal’dan sonra ilk kez ’Kürt ve Kürdistan sorunu’nu bölgesel düzeyde bir siyasi stratejiyle çözme hedefine kilitlenmiş olan Türkiye’deki siyasi irade, ya tasfiye edilmiş ya da etkisiz kılınmış olacaktır. Kürtler ise, bir on yıl daha çetrefilli savaş stratejisiyle bedeller ödemeye ve ödettirmeye mecbur bırakılacaklardır. Uluslar arası bazı güçlerin, Türkiye’nin, Kürdistan Yönetimiyle yaptığı petrol ve gaz anlaşmalarından rahatsız oldukları gerçeğini de hesaba kattığınızda ortaya çıkan tablo budur.

Bu bağlamda, bazı Kürt politik çevrelerinin cemaat-hükümet çatışmasını çok sığ ve çelişkili bir politik pozisyona odaklanarak değerlendirmeleri, sahip oldukları tarihsel politik aklın deneyimsizliğinin neticesi olsa gerek!.. Bu hususta, Gezi süreciyle birlikte siyasetini ikiye bölen Kürt hareketinin kapsamlı bir siyasi stratejiden yoksun olduğu gerçeği ayan beyan ortada…
Sanıyorlar ki Erdoğan’ın önü kesilirse kürt meselesi çözülecektir. Benden kendilerine nahoş bir uyarı: Eğer ki Erdoğan’ın önü kesilir de Türkiye yeniden bağımlı bir koalisyonun pençesine devredilirse, bunun faturası başta Kürt halkına, politik çevreleri ve aydınlarına kesilecektir.

Bu noktada kimi romantik Kürt milliyetperverleri de dahil aydınların ferasetine hayranım. Başından beri, Kürt meselesinin çözüm şeklinin nedeni olduğu ”cemaat-hükümet kavgasını” bana ne’ci tavırla izlemekle yetiniyorlar; yesinler birbirlerini tarzında bir tavır takınıyorlar. Bu coğrafyada siyaset üretmeyi çocuk oyunu, barış ve çözüm yolunu açmayı ise klavye tuşlarına pervasızca dokunabilmek kadar kolay sanıyoruz galiba…

Çok basit sorulara dikkatinizi çekerek konuyu şimdilik noktalamak isterim:

Özal’dan sonra ne oldu? Özal, neden tasfiye edildi? Bugün ise Kürdistan Yönetimi ile Türk devleti arasındaki Petrol anlaşmalarından kimler, neden rahatsız oluyor? Bu soruların cevabını kapsamlı düşünmeden ve doğru tartışmadan bir yere varılacağını düşünen varsa, yolu açık olsun. Ben, muvaffak olduğum oranda mazlum halkımın faydasına olanı söyleyeceğim.

babapir@gmail.com